Çengelköy Tarihi


Çengelköy Bilinen Tarihi.

Çengelköy; boğaziçinin Anadolu yakasında Beylerbeyi ile Vaniköy arasındaki koyun çevresinde ve ardındaki yamaca kurulu, yeşillikler içinde, birçok yalısı hala ayakta duran, boğaz köprüsünü tam karşısına alan Üsküdar'a bağlı bir semttir.Bahçelievler, Emek, Güzeltepe, Hasippaşa, Havuzbaşı, Kuleli, Mehmet Akif Ersoy olmak üzere 7 mahallesi vardır. Ortalama nüfüsu 140.000 'dir.

Bol yeşilliğinden dolayı havası temizdir. Asırlık ağaçlarıyla, yeşilini muhafaza edebilmiş az semtlerdendir. Aynı zamanda boğazın en kirli denizine sahip kıyılardır. Fakat bu kıyılardan, birinci boğaz köprüsü ve tam arkasındaki tarihi yarım ada çok net bir şekilde görülebilir.

Rivayete göre bizans dönemindeki adı ''Sophianae'' dir ve adının İmparator Justinien'in karisi Sophia icin yaptirdigi saraydan geldiği söylenir. Osmanlı döneminde ise, gemi çapaları burada yapıldığı için buraya Çengelköy denmiş.

17.yy'da Çengelköy, Üsküdar'dan sonra İstanbul kıyılarının en büyük kasabasıydı. Evliya Çelebi'ye göre ,bu yüzyılda Çengelköy' de muhteşem bir saray ve hasbahçenin dışında bir mescit, bostancı odaları, padişahın savaşta ve avda kullandığı köpeklerinin yetiştirilip bakıldığı bir samsonhane[seksonhane] vardı. Bu dönemde Çengelköy'ün nüfusunun büyük çoğunluğunu Rumlar oluşturuyordu. Zengin Rumlar, kıyı boyunca yalılara yerleşmişlerdi.

Burada büyük bir Pazar kayığı iskelesi vardı. Bu kayıklarla hergün kente buradaki sebze- meyve bahçelerinden mallar gönderiliyor, karşılığında büyük kentin pazarından kasabanın gereksindiği mallar getiriliyordu. Özel kayıkları ve kayıkçıları olmayan insanlar da bu kayıklarla gidip geliyorlardı. Bu dönemde kasabanın büyükçe bir çarşısının da olduğu bilinmektedir.

18.yy başı Osmanlı İmparatorluğu tarihinin dönüm noktasıdır. Lale Devri başlamıştır ve bu dönemde Çengelköy büyük bir gelişme göstermiştir. Semt bu tarihlerde, eskiden olduğu gibi halen ormanlarla çevrilidir. Aynı zamanda, bu tarihlerde ihtiyaçlara göre, Pazar kayığı iskelesi büyütülmüştür ve daha çok işlerlik kazanmıştır. Çarşı kasabanın iç taraflarında bulunmaktadır. Gerideki yamaçlarda tarlalar ve bağlar bulunur. Bu yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı Ermenileri hızla Çengelköy kıyılarına yerleşmeye başlamışlardır.

19. yy başlarında ise Ermeniler hızla azalmaya başlamıştır. Yabancı uyruklu ailelerin yerlerini Türk Osmanlı aileler almaya başlamışlardır.

28 Ağustos 1832'de Çengelköy'de büyük bir yangın çıkmıştır. Çarşıda bir rumun dükkanında başlayan yangın, 20 dükkan ve 80 evi yakmıştır. II.Mahmut felaketzedelere 15 bin kuruş (yaklaşık 1,5 milyar) yardımda bulunmuştur.

19.yy'ın ikinci yarısında Çengelköy, önceki dönemden daha değişik bir görüntü vermeye başlamıştır. Herşeyden önce artık sahil boyunca gemiler, iskelede bekleyenler yeni yeni görülmeye başlanmıştır. Köprü burdan yaklaşık 4 mil uzaktadır. Vapur seferleri sayesinde insanlar Pazar kayıklarını daha az kullanmaya başlamışlardır.

Bu dönemde Çengelköy büyümüş ve 3 kısma ayrılmıştır ; Asıl Çengelköy, Yukarı mahalle ve Setüstü mahallesi. Balıkçılık gelişmiş, sebze- meyve üretimi artmıştır. Denizlerin üzerlerine, kadın ve erkekler için ayrı ayrı yapılmış deniz hamamları inşaa edilmiştir. Abdülmecit zamanında yapılan karakol binası oldukça güzel bir binadır. Önünde iki tane çeşme vardır.

20.yy da rejimin değişmesiyle devlet yöneticileri kıyılardaki yalılarından çıkmak zorunda kalmıştır.

Çengelköy görüldüğü gibi her dönemde kıymetli bir semt olmuştur. Yerli halkı sıcaktır. Kıyı boyunca, aralarına yabancıların girmesine izin vermemişler, sonradan gelenler tepelere yerleşmek zorunda kalmıştır. Fakat aşağılardaki yozlaşmış yapılaşma yukarı yamaçlarda yoktur. Çünkü yukarı çıkıldıkça tipik Türk evleri görülmeye başlanır.

Küçük ama yoğun bir çarşıya sahiptir. Bahçesinde asırlık çınar ağacı bulunan ''Çınaraltı''yla, yeşiliyle, boğaz manzarasıyla, muhteşem yalılarıyla, sıcak insanlarıyla Çengelköy İstanbul'un en güzel semtlerinden biridir.

Bizans dönemi

Çengelköy'ün Bizans döneminde dini merkez niteliği ağır basan bir yerleşim yeri olduğu bilinmektedir. Justinien bugünkü Çamlıca ve Çakal Dağı eteklerinden doğup denize akan Bekar Dere ağzındaki koya, eşi Sophia'nın anısını sonsuzlaştırmak için Sophiani Limanı adını vermekle kalmamış içinde bulunduğu aşırı dinsel heyecanı ile buraya yine Aziz Mikhael ve Aziz Theosyus adlarına kiliseler yaptırmıştır. Daha sonraki Aya Pania Kilisesi de bunlara eklenebilir. 18. yüzyılda buradaki Aya Yorgi Kilisesi'nin tamir edildiğini görüyoruz. Bizans'ın bu bölgeye verdiği önemi bugünkü Havuzbaşı mevkiinde yaptıkları saraydan, set bahçelerden ve büyük bir havuzdan da anlayabiliriz.

Bu yıllarda Çengelköy civarı liman olarak kullanılsa da daha sonraları gemilerin demir parçaları büyük ihtimalle de köye adını verdiği rivayet edilen gemi demiri işleri yapıldığı sanılmaktadır.

Osmanlı Dönemi

Çengelköy, Osmanlı hükümdarları için en gözde sayfiye ve av yerlerinden olmuştur. 17. yüzyılda iki padişah, IV. Murad ve IV. Mehmed özellikle Çengelköy ile ilgilenmişlerdir. Av merakı meşhur olan Sultan IV. Mehmed için Çengelköy ormanları iyi bir av sahası idi. Avlanmak dışında, Beylerbeyi'ne doğru uzanan Istavroz Bahçesi'ne de düşkün olan padişahlar Çengelköy ile birlikte anılan meyveler için de buralara gelirlermiş. Padişahların tamamına yakını lüks ve saltanat içinde yaşamayı seven insanlarmış. Hemen hemen tüm bilgilerde padişahların özel bahçeler, havuzlar ve meyvalıklar yaptırdıklarını okuyoruz. Hatta padişahlar Çengelköy 'e özel meyva yeme turları düzenliyorlarmış.

Çengelköy'de İstanbul'un fethinden sonraki dönemlerde de hasbahçe yöresinde Rum kökenli aileler yaşıyordu. Kandilli ve Vaniköy'deki hasbahçelerle karşılaştırıldığında Çengelköy'deki bahçenin daha küçük olduğunu görüyoruz. Mevacip defterinde bahçenin adı Çengelköy'deki Kütel (küçük) Hasbahçesi olarak geçmekte. Hasbahçe özellikle IV. Murad zamanında geliştirilmiş. Bu bahçe içerisinde yer alan güzel ve bakımlı bir köşkte, Ege bölgesinde nüfuz sahibi olan İlyas Paşa isimli bir paşanın IV. Murad'ın emri ile kafasının kesildiği söylenir.

Evliya Çelebi'den Çengelköy

17. yüzyıla kadarki dönem hakkında pek fazla kaynak olmamasına rağmen Çengelköy bu yüzyıldan sonra başta sadrazamların, padişahların olmak üzere, Boğaz'ın pitoresk değerini fark eden sanatçıların da gözde mekanlarından olmuştur. Evliya Çelebi bu dönemde Çengelköy için şunları yazmış:

''...Köy leb-i deryada olup arka tarafı bağlı bahçeli hiyabanlardır ki tavsifinden dil acizdir. Ahalisinin çoğu Rum'dur. İslamları azdır. Lakin sarayları, bahusus içindeki Hasbahçe gayet mükelleftir. Tumturaklı, revnaklı (renkli, pırıl pırıl) bir bağ-ı iremdir. Fakat Allah-u alem bu bahçenin talihi Merih burcuna tesadüf etmiştir...Lakin köy mamur, şirin bir rıbte-i mahbube'dir (bağlayıcı güzel). Cümle tahtani, fevkani (üst katı olan), kagir binalı üç bin altmış kadar evleri vardır. Sahilinde bir de küçük cami vardır. Çarşısından geçilerek (İmparatorluk) İstavroz Bahçesi'ne gidilir.''

Evliya Çelebi'nin bahsettiği Rum ahali 1960'lara kadar köy nüfusunun çoğunluğunu oluşturmuştur. 3000 ev rakamı o tarihler için biraz abartılı gelse de 17. yüzyıl ortalarında Çengelköy'ün, Üsküdar'dan sonra bu kıyının en büyük yerleşimi olduğu unutulmamalı.

Çengelköy ve Kule

Kanuni Süleyman bugünkü Kuleli Askeri Lisesi'nin bulunduğu çevrede Cihannuma Kasrı veya Kule Kasrı olarak anılan bir kasır yaptırmıştır. 1650 senesindeki Boğaziçi'den bahseden Jean de Thevenot, dünyanın en güzel yerlerinden biri olarak kabul ettiği Boğaz ile sahil boyunca sıralanmış yalı ve bahçelerden söz ederken, bu mevkide gayet güzel bir kule olduğundan bahseder.

Çengelköy ile Vaniköy arasındaki bu kasrın her katında, Evliya Çelebi'nin anlattıklarına göre, havuzlar ve birbiri ardına dizili çok sayıda oda bulunurdu. Kule bahçesinin dışında bir mescit, bostancı odaları, padişahın savaşta ve avda kullandığı köpeklerin yetiştirilip bakıldığı bir samsonhane (seksonhane) vardı. Ne yazık ki Sultan III. Ahmed zamanına gelindiğinde kasır harap olmuş bulunuyordu. Bir rivayete göre de Damat İbrahim Paşa, bu sarayın taşlarını Kağıthane'ye naklettirerek kendi sarayının inşasında kullanmıştır.

Eski yazarlar Çengelköy 'ün kirazı kadar ayvasının da ünlü olduğunu yazarlar. Bu meyveler büyük bir Pazar kayığı iskelesi ile kente gönderilir ve bu iskeleden yine köyün ihtiyaçları karşılanırdı. Bu iskele özel kayıkları ve kayıkçıları olmayan insanların da ulaşımını sağlıyordu. Eski yazarların Fatih döneminden kaldığını söyledikleri Çengelköy Hacı Ömer Camii'nin bu sıralarda kurulmuş olması büyük ihtimal. Ayrıca bu dönemde Çengelköy Aya Yorgi Kilisesi de harap bir durumda olmakla beraber Rumların ibadetleri için kullanılmaktadır.

18. yüzyılda Çengelköy

18. yüzyılda Çengelköy, diğer boğaz köyleri gibi değişme ve gelişme sürecine girmiştir. Bu tarihler Lale Devri'ni yaşamakta olan İstanbul için de büyük savaşların ardından rahatlık ve gösterişli yaşam dönemidir. 1720 yılında Boşnak asıllı Kara İbrahim Paşa'nın oğlu Kaymak Mustafa Paşa kendi adına yanındaki çeşmesiyle birlikte bir cami ve güzel bir bahçe yaptırmıştır. Bu bahçenin o dönemdeki güzelliği dillere destandır. Kaymak Mustafa Paşa çeşmesi kitabesinde yazanları Kolağası Mehmed Raif, ''Mir'at-ı İstanbul'' adlı eserinde bakın nasıl aktarmıştır:

''Du-a-güy-ı kemine bende Asım dedi tarihin Bu vala çeşmeyi yaptı Kapudan Mustafa Paşa''

Paşa'nın Beylerbeyi sınırına yakın yerde yaptırdığı sahilsarayı özel bir isimle anılmakta: ''Ferahabad Sahilsarayı''. Lale bahçeleri, havuzları, fıskiyeleri ile eşine az rastlanır bir sahilsarayı. Ancak bu dönemin bu görkemli yapılarına isim veren Kaymak Mustafa Paşa da III. Ahmed döneminin ünlü kişilerinden Damat İbrahim Paşa gibi Yeniçeriler tarafından öldürülecektir.

Ölümünden sonra da yaptırmış olduğu bahçe büyük olasılıkla yerleşime açılmıştır. Bu tarihlerde (1730-1755) I. Mahmud'un ara sıra konuk olduğu bilinen Küçük Ali Efendi Yalısı, Çengelköy sahilindeki yerindedir. Küçük Ali Efendi 1776'da vefat etmiş olan bir din adamı. Yalının izine de yüzyıl sonunu anlatan Bostancı Defterleri'nde rastlama imkanı yok. Bu dönemin önemli kişilerinden bir diğeri III. Ahmed'in kızı, ünlü tarihçi Süleyman İzzet Efendi'nin annesi Hatice Sultan. 1710'da doğan ve kısa yaşamını 1739'da sonlandıran Hatice Sultan'ın da Çengelköy sahilinde, iskelenin yanında kendi adıyla anılan bir yalısı var. Ancak 18. yüzyıl sonlarına doğru bu yalıyı da yerinde göremiyoruz.

Ayrıca bir zamanlar harap halde olmasına rağmen ibadete açık olan Çengelköy Ayios Yorgios Kilisesi'nin saraydan izinle yapılan onarımı da bu yüzyılda olmuştur. Yapılan bir diğer tamirat da I. Mahmud'un annesi Saliha Sultan'ın, minber ve tuğladan minare ekleterek yaptırdığı Hacı Ömer Camii tamiratıdır. Saliha Sultan bazı evleri de camiye vakfettirmiştir. Bu yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı Ermenileri yoğun biçimde Beylerbeyi'ne yerleşmeye başlamışlar, bununla birlikte iskeleden Vaniköy'e doğru kıyı boyunca zengin Ermeni ailelerinin yalıları sıralanmıştır. Çarşı yine oldukça hareketlidir, pazar iskelesi büyütülmüş ve oldukça işlerlik kazandırılmıştır. Geri taraflarda Çengelköy'ün derin vadisindeki tarlaları ve bağları görüyoruz. 19. yüzyıl başında hazırlanan Bostancı Defterlerine göre Çengelköy sahilleri İstanbul'un zenginleri için, giderek önem kazanmaktadır.

Çengelköy'de ilk Yahudiler

Çengelköy'ün kalabalık ahalisinin çoğunluğunu Rumlar oluştururdu. Bazı zengin Yahudiler sahilde yalı sahibi olmuşlar ve bu arada Müslüman-Osmanlılar da buralara yerleşmiştir. 17. yüzyılın ikinci yarısında Çengelköy'de yalı sahibi olan Küpelioğlu Salamon, uzun yıllar evvel İspanya'dan gelip Hasköy'e yerleştirilen ve bu arada zenginleşen bir aileden geliyordu, kışları Hasköy'de, yazları Çengelköy'deki yalısında geçirirmiş. Ayrıca Sultan IV. Mehmed tarafından 1676'da parası verilerek satın alınan bahçe, köşk ve Çakal Dağı sırtlarında bağlık da Salamon'un o dönemdeki mülklerindendi.

Çengelköy'de Ermeniler

18. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı Ermenileri'nin, hızlı bir şekilde Çengelköy kıyılarında yerleştikleri ve buralarda yalılar yaptırdıkları gözleniyor. Vaniköy sınırından Çengelköy iskelesine kadar olan yol boyuna, kıyı boyuna zengin Ermeni ailelerinin yalıları dizilmiş durumda. Darphane Sarrafı Kirkor, Şalcı Köçeoğlu Andon (ve Simon), Sırmakeş Artin, Çuhacı Mikel, Simkeş Osep, Aşçı Mardiros... Bu Ermeni ailelerinin hep sanatkar insanlar oluşu elbette gözden kaçmıyor. Marifetleri genellikle kuyumculuk, sarraflık, altın, gümüş ve para. Bu ailelerden bazıları daha sonraları devletin para işlerini yönetecek olan Galata Bankerleri haline geleceklerdir.

Osmanlı Ermenilerinin Çengelköy'e yerleşmesi 19. yüzyılın başlarında tersine dönmüş, Çengelköy'deki Ermeni ailelerinin sayısı hızla azalmaya başlamıştı. Bununla beraber Kapu Çuhadarı Ömer Ağa, Sadrazam Yusuf Paşazade Mahmud Bey, Sabık Mimar Tahir Ağa, Sadrazam Yusuf Ziya Paşa, Sadrazam Laz Ahmet Paşa aileleri Çengelköy'e yerleşmeye başlamış ve buradaki Türk-Osmanlı nüfusunda kayda değer bir artış gözlemlenmiştir. Bu arada iskelenin Beylerbeyi yönündeki sahil boyunda ise eskiden olduğu gibi Müslüman Osmanlıların, paşaların, devlet ve din adamlarının yalıları göze çarpıyor. Bu da gösteriyor ki Osmanlı'nın önde gelen kesimlerinin Çengelköy'e olan merakı hiçbir dönemde azalmamıştır.

19. yüzyıl ve Büyük Yangın

28 Ağustos 1832 yılında Çengelköy Çarşısı'ndaki Kara İlya adlı bir Rum'un işyerinde başlayan yangın yirmi dükkan ve seksen evi yakarak büyük bir felaket yarattı. II. Mahmud bu felakete uğrayanlara hemen 15 bin kuruş yardım parası gönderdi. Şair Avni bu olay hakkında biraz da kendi şarap severliğinden de dem vurarak; ''Meyhaneler yandı, zavallı sarhoşlar kendilerini ateşe atsınlar'' anlamındaki dizeleri yazmıştır.

1800' lü yıllarda Çengelköy

İskele ve meydanı artık eskisine göre daha tertipli bu dönemde. Bunun sebeplerinden biri de 1849 yılında kurulan Şirket-i Hayriye ile birlikte daha önceden yapılan Boğaz vapur seferlerinin düzenli hale gelmesidir. İskele meydanında günümüzde de olduğu gibi kahveler, meyhaneler ve küçük gazinolar göze çarpmakta. Bu yüzyıl içerisinde gelişmeler daha hızlı olmakta ve yüzyılın ikinci yarısında Çengelköy daha değişik görüntüler vermektedir. Artık sahilde Şirket-i Hayriye'nin vapurları sık sık göze çarpmakta ve daha az kişi pazar kayıklarını kullanmaktadır. Çengelköy büyümüş ve üç mahalleye bölünmüştür: Asıl Çengelköy, Yukarı Mahalle ve Setüstü Mahallesi. Ev sayısı 600'e çıkmış, bunların 320 tanesinde Müslüman Osmanlılar oturmakta. Artık namı tüm İstanbul ahalisince bilinen meyvelerin artan ticaretinin yanında balıkçılık da artmış. Vaniköy'den İskele'ye kadar uzanan dalyanlarda kılıç balığı avlanmakta.

Çengelköy meydanındaki Rum meyhaneleri de yavaş yavaş gazino olmaya başlamışlardır. Bu dönemin ilginç gelişmelerinden birisi de Stavros Vutares Efendi'nin Çengelköy'de bir basımevi kurarak Yunan dilindeki ilk modern ansiklopediyi, dokuz ciltten oluşan ''Lexicon Historias Kai Geographyco''yu yayınlamasıdır.

Çınar ağacı

Bu yapıların arasında en az bu yapılar kadar değerli ve güzel olan bir canlıdan, bir çınar ağacından bahsetmemek imkansızdır.

Oldukça yaşlı olan bu çınar ağacının (İbrahim Hakkı Konyalı bu ağacın bin yıllık olduğunu iddia eder) dallarının bir çoğu toprağa paralel uzamış, uzunluklarından dolayı kırılmamaları için altlarına destekler konmuştur. Çınarın yanındaki yalıyı yaptıran Abdullah Paşa burada küçük bir cami de yaptırmıştır. Günümüzde gölgesi altında şirin bir de kahve bulunan çınar İstanbul'un en kayda değer ağaçlarından biridir.
Çengelköy Gazetesi 2010 kasım Sayısı Meraklısına Çengelköy Notları Bölüm 16.
 
 

Bekar Deresi Sokağı ve Çeşmesi.

Yıllar öncesinde Çengelköy?ü yukarı bölgelere bağlayan sokağın adı Bekar deresi sokağı idi.Bekar deresi sokağına 1999 lı Yıllara kadar Natoyolu deniliyordu ardından Yıldırım Beyazıt Caddesi olarak adı değişen ve son olarak bir bölümüne Güzeltepe bir bölümüne Prf.Dr.Beynun Akyavaş adı verildi.Bu kadar sık isim değişmesi böyle tarihi yazılar yazmayı zorlaştırdığı gibi okuyanların da anlamalarını da zorlaştırabilir.O yüzden yazdığımız haberleri fotoğraflarla destekleyip anlaşılır hale getireceğiz. Bekar deresi Sokağı Çeşmesi Bekarderesi sokağının başında yer alır.Barok dönemin ince zarif hatlarına sahip olan bu çeşme Sultan 2.Mahmut tarafından yaptırılmıştır.İmalatı mermerden üçlü bir çeşme olarak yapılmıştır.Ortada büyük bir kısım yanlarında ise birbirinin aynı olan iki küçük bölümü vardır.Çeşmenin orta kısmı kademeli barok kemerlidir.Kemerin içindeki kıvrımlı motiflerle ayna taşı süslenmiştir. Yan kısımlarında ise lüle iç bükey bir niş bulunmaktadır.İki taraftaki nişlerin üstü istiritye motifi ile taçlandırılmıştır.Nişlerin iki yanı zarif sütunlarla çevrilidir.Ortadaki büyük kemerin üzerinde Sultan 2. Mahmut?un tuğrası oymalı ve oval bir madolyon üzerine yerleştirilmiştir.Ancak bugünümüze ne yazık ki ulaşamamıştır.

Çeşme üç bölümden oluşan yalak kısmı tam bir bütünlük içerisinde bulunmaktadır.Eski günlerde eşya ve insan taşıyan araçların atlar tarafından çekildiğini ve onlarında buralardan su içtiğini bu vesileyle hatırlatmak istedim.

"http://www.cengelkoygazetesi.net">www.cengelkoygazetesi.net
 
 
 

Meraklı ya notlar 20.

2011 Ocak sayımızda Siz değerli okurlarımıza Çengelköy ün çeşmelerini tanıtmaya devam ediyoruz.Sırada Çınar meydanında bulunan Çınarlı Cami Çeşmesi.

Çınarlı Cami Çeşmesi.

Diğer adıyla Hamdullah Paşa Cami Çeşmesi olarak da bilinir.Çınarlı meydanında  Hamdullah Paşa Camisinin cümle kapısının yan duvarının bitişiğindedir.Tamamıyla klasik devrin karakteristiğine sahip olan çeşme düzgün kesme taştan yapılmış olup küp şeklinde bir hazneye sahiptir.Çeşmenin ön cephesi sivri kemer içine  yerleştirilmiş sade bir mermer  ayna taşına sahiptir.Sivri kemerin birleşme yeri ile ayna taşının orta kısmında görülen dilimli kaş kemer ve bunun içindeki rozet motifi bu cephedeki bezeme unsurlarıdır. Bu cephenin yalak kısmı toprak altındadır.

Çeşmenin yan cephesinde gelişigüzel yerleştirilmiş bir mermer levha görülmektedir. Bu levha silmelerle üç bölüme ayrılmıştır.Ortadaki daha büyük kısım kaş kemerle süslenmiş olup yandaki küçük kısımlarda ise zarif selvi ağaçları bezenmiştir. Selvi ağaçları Fatih döneminden beri İstanbul un simgesi olagelmiştir. Çeşmenin bu cephesinde bulunan iki adet tekne ile iki adet musluk 1993 yılında monte edilmiş olup musluklar abdest musluğu olarak kullanılmaktadır.

www.cengelkoygazetesi.net

 
Kavasbaşı Ahmet Ağa Çeşmesi.

Kavas başı Ahmet Ağa çeşmesi   1854 tarihli bir imalattır Lahana başlıklı olarak bilinir. Diğer Kavasbaşı Ahmet Ağa Çeşmesi İskele Meydanındadır.

Çengelköy caddesi üzerinde Çengelköy karakolunun önünde yer alır.Kavas Ahmet ağa Çeşmesi yivlendirilmiş silindirik gövdesi ile oldukça özgün bir çeşme olarak karşımıza çıkıyor.Çeşmenin gövde kısmına göre daha geniş yapılmıştır.Bu kısımdaki yivlerin üst kısımlarının kaş kemer şeklinde olması oldukça hoş bir etki bırakmaktadır.Gövdenin üst kısmı dikdörtgen bir silme içerisine alınmıştır.Bu kısımda yine dikdörtgen bir silme içerisinde bir kitabe yer alır.

Kitabede:    Sahibül-hayat Ser-Kavas Ahmet Ağa. Sene 1270 (1854) yazmaktadır.

Kitabenin altında daha önceden bir levhanın yer aldığını düşündüren yuvarlak boş bir alan vardır. Bunun da hemen altında yarım daire şeklinde boş bir motif görülmektedir.Bu motifin içi kazınmış olup bir imzayı andıran çizgiler mevcuttur.

Çeşmenin gövde kısmından , bilezik şeklindeki silmelerle daha dar olan bölüme geçilir.Yine yivlerle hareketlendirilmiş olan bu bölümün üstünde  çeşmeye asıl özgünlüğünü kazandıran lahana oturtulmuştur.

Bu sembolik lahana Kavasbaşı Ahmet Ağa?nın Merzifonlu Süvari alaylarına bağlı olmasından ileri gelmektedir. Osmanlı İmparatorluğunun ilk zamanlarında Merzifonda kurulan süvari alaylarına ?Lahanacı? Amasya?da kurulanlara ?Bamyacı? alayı denilmekteymiş.

Çeşme yalağı ile bütünlük içinde olup içten çokgen dıştan silindiriktir.Üsküdar Belediyesinden talebimiz bu eserin temizlenip yol içine gömülmüş olmaktan kurtarıp biraz yükseltilmesi ve Türkçe bir yazık yerleştirmesidir.

*Nuriye Güven  ?Çengelköy?ün yerli suları? İstanbul ansiklopedisi.    www.cengelkoygazetesi.net

 

 

Kerime Hatun Camii

Kalantor sokak ile Kemalettin Tuğcu sokağının birleştiği köşede yer alır.Kerime Hatun camii hicri 1068 miladi 1658 tarihinde Kapıağası Ahmet Ağa tarafından ölen annesi Kerime Hanım ın ruhunu şad etmek için yaptırılmıştır. Cami 1970 1975 yılları arasında esaslı bir tamir görmüştür. Kerime Hatun Camii Çengelköy de yapılan ilk mescittir. Cami dikdörtgen bir ana mekan ve bunun üstünü örten kiremit bir çatıdan oluşmuştur. Ana mekana sade bir son cemaat yerinden basık kemerli bir kapıdan geçilir. Basık kemerin üzerinde hat ile yazılmış bir kitabe yer alır. Kitabede 1068 yılı zilkade ayında Ahmet ağa tarafından merhum annesine Allah rızası için yaptırıldığı yazar.

Camii sade bir iç mekana ve revzenli sivri kemerli pencerelere sahiptir. Mihrap nişi iki yandan kum saati sütunçelerle sınırlandırılmış kademeli mihrap bir yapıya sahiptir. Mukarnasın iki yanında gülce motifi ve bunun üstünde mihrap ayeti yer almaktadır. Mihrap en üstte palmet dizisi ile taçlandırılmıştır. Mihrap ve alçı pencerelerde klasik devrin havası vardır. Minberi sadedir.

Kesme taştan inşa edilen minarenin girişi son cemaat yerindeki basık kemerli bir kapıdan sağlanır. Camiinin son yıllarda yapılan sevimli bir şadırvanı vardır.

 

Küçüksu Kasrını Tanıyalım

Küçüksu Kasrı veya Göksu Kasrı, İstanbul'un Küçüksu semtinde, Göksu Deresi ile Küçüksu Deresi arasında, Boğaziçi'nde Üsküdar-Beykoz sahil yolu üzerinde yer alan kasırdır. Yapı, boğazın Asya yakasında, Anadoluhisarı ve Kandilli arasında bulunmaktadır. Sultan Abdülmecit tarafından Nigoğos Balyan'a yaptırılmış, inşaatı 1856 yılında tamamlanmıştır.

 

Eski adı "Göksu Kasrı" olan bu yapı, padişahların, Boğaziçi kıyılarındaki biniş kasırlarından biridir. Kasırlar sadece hünkârların malı sayılan ve sarayların haricinde inşa edilen, köşkten büyük binalardır. Küçüksu Kasrı, ilk kez Sultan I. Mahmut döneminde, 1749 yılında inşa edilmiştir. Daha sonraları Sultan III. Selim ve II. Ahmet dönemlerinde restore edilen yapı, Sultan Abdülaziz döneminde yeni bir görünüme kavuşmuştur. Küçük ve zarif bir sanat eseri olarak inşa edilen kasrın hemen arkasında Sultan III. Selim?e ait bir çeşme bulunmaktadır. 1861 yılında, VIII. Edward İstanbul?u ziyaret ettiğinde, Sultan Abdülaziz, kendisinin onuruna burada bir öğle yemeği vermiştir.

 

Sultan Abdülmecid Dönemi (1839-1861), özellikle saray ve kasır mimarlığında batılı biçimlerin tercih edildiği yıllardır. Abdülmecid, Dolmabahçe ve Ihlamur yapılarında uygulattığı yenilikleri, Küçüksu Kasrı?nda da uygulatmış, eski ve ahşap yapıyı yıktırarak yerine bugünkü kasrı yaptırmıştır. 1857`de hizmete giren yeni Küçüksu Kasrı?nın mimarı Nikogos Balyan?dır. Bodrumuyla birlikte üç katlı olan kasır, 15x27 m.lik bir alan üzerine yığma tekniğiyle ve kargir olarak yapılmıştır. Bodrum katı kiler, mutfak ve hizmetçilere ayrılmış, diğer katlarsa bir orta mekâna açılan dört oda biçiminde düzenlenmiştir. Bu özelliğiyle geleneksel Türk evi plan tipini yansıtan yapı, genellikle dinlenme ve av amaçlı olarak kullanılan bir ?biniş kasrı? niteliğindedir. Devlete ait diğer saray yapılarının tersine yüksek duvarlarla değil, dört yönde kapısı olan ve döküm tekniğiyle yapılmış zarif demir parmaklıklarla çevrilidir.

 Abdülaziz Döneminde (1861-1876) cephe süslemeleri elden geçirilen yapı, zaman zaman çeşitli onarımlar görerek günümüze ulaşmış, ancak bu arada eski saraydan kalan ve çeşitli işlevlerdeki ek yapılarını yitirmiştir. Kabartmalarla süslü ve hareketli deniz cephesinde, bu cepheye yaslanmış şadırvanlı küçük havuzunda, merdivenlerinde çeşitli batılı süsleme motifleri kullanılmıştır. Oda ve salonlar değerli sanat eserleriyle döşenmiş, bu iş için Viyana Operası dekoratörü Sechan görevlendirilmiştir. Alçı kabartma ve kalem işi süslemeli tavanları, bir şömine müzesini andıran birbirinden farklı renk ve biçimde, değerli İtalyan mermerleriyle yapılmış şömineleri, her bir odada ayrı süslemeli ve ince işçilikli parkeleri, çeşitli Avrupa üsluplarındaki mobilyaları, halı ve tablolarıyla eşsiz bir sanat müzesi niteliğindeki Küçüksu Kasrı, Cumhuriyet Döneminde de bir süre devlet konukevi olarak kullanılmış ve günümüzde bir müze-saray işlevi kazanmıştır.

 1994 yılında kapsamlı ve çağdaş bir restorasyon gören Küçüksu Kasrı, halkın ziyaretine açık tutulmaktadır.Hemen yanıbaşında ki iskele, çeşme meydanı ve özgün bahçe tarihsel ve eskiden olduğu gibi halkın eğlenip dinlenebildiği bir mesire kimliğine kavuşmuştur.

 
 

Kuleli Olayı ya da Kuleli Vakası,

Osmanlı Tarihi boyunca padişahlar kimi zaman doğal yollarla tahta çıkmayıp pek çok darbelere oyunlara entrikalara maruz kalmışlardır. Özellikle 1876 dan itibaren Meşruti yönetime geçen Osmanlı devlet yönetimi pek çok darbeye de sahne olmuştur. Bunların ilki Kuleli Olayı olarak bilinir. Aslında Osmanlının son 150 yıllık tarihi darbeler tarihidir bir nevi.

Geçenlerde bir T.V. kanalında izleyince araştırdım elde ettiğim bilgiyi Çengelköy?lü okurlarımla paylaşmak istedim.

Osmanlı İmparatorluğu'nda 14 Eylül 1859 günü üyelerinden birinin ihbarı üzerine ortaya çıkarılan, amacı Abdülmecid'i devirip Abdülaziz'i yerine tahta geçirmek olduğu tahmin edilen darbe girişimidir. Olay Kuleli'de geçmemiştir, davası burada görüldüğünden bu adla anılmıştır. Gizli örgütün üyelerinin yüksek rütbeli subaylar, ulema ve gençler gibi farklı toplumsal kesimlerden olması ve yargılamaların kapalı yapılması nedeniyle örgütün ideolojisi hakkında kesin bir işaret bulunamamıştır. Tarihçiler tarafından Tanzimat'a karşı bir tepki olarak kabul edilmiştir.

Osmanlı Tarihinin karanlık kalmış olaylarından birisidir. Olay bir hükümet darbesi hazırlığının ortaya çıkarılmasından ibarettir. Kuleli vakası olarak adlandırılmasının sebebi yakalanan kişilerin Kuleli Kışlasında sorgulanmış olmalarındandır.

Sultan Abdülmecit?in idaresinden genel olarak bir hoşnutsuzluk vardı. Bunun nedenleri halkın maddi durumunun giderek kötüleşmesi yanında devlet adamlarının lüks yaşamı bir de bunun borç paralarla yapılması, azınlıklara sürekli yeni haklar verilmesi, Avrupa?nın içişlerine sık sık müdahalesi, hoşnutsuzluğu giderek arttıran nedenlerin başında geliyordu. Tanzimat ile birlikte yapılmaya başlanan bazı yenilikler de bazı kesimlerin tepkisini çekiyordu.

Bütün bu ortam içerisinde ??Fedailer Cemiyeti?? adında gizli bir örgüt kuruldu. Kurucular arasında bazı din adamları, subaylar ve memurlar yer alıyordu. Mesela Beyazıt medresesinden Şeyh Ahmet, Ferik Çerkez Hüseyin Paşa, Arnavut Cafer Paşa, Tophane-i Amire memurlarından Arif Bey ve Binbaşı Rasim Bey kurucuların önde gelenleriydi. Üyeler cemiyete yemin ve ittifak senedi ile kabul ediliyordu. Cemiyetin amacı halkı ve askeri harekete geçirerek Sultan Abdülmecit?e karşı bir darbe gerçekleştirip İslami esasları devlet yönetiminde tam olarak uygulamaktır. Bu ayaklanma için Çerkez ve Arnavut askerlerden yararlanılacaktı. O sırada Kafkasya?dan epeyce Çerkez Anadolu?ya göç etmiş bulunuyordu. Çerkez muhacirlerin içinde bulunduğu durum çok kötüydü. Ayaklanma sırasında bu durumun da kullanılması hesap edilmişti.

 Cemiyet üyeleri Mirliva Hasan Paşa?ya da üyelik teklifi götürünce olay ortaya çıktı. 13 Eylül 1359?da cemiyetin Kılıç ali Paşa camisindeki toplantısına baskın düzenlendi ve cemiyetin ileri gelenleri ile birlikte kırka yakın kişi yakalandı. Sorgulamaları başta sadrazam, şeyhülislam ve serasker olmak üzere devletin en üst düzey yöneticileri tarafından yapıldı. Cezaları ise ceza kanunnamesine göre hükümet üyeleri tarafından belirlendi.

 Kurucular idam cezası aldılar üyelere ise çeşitli cezalar verildi. Ancak Sultan Abdülmecit ortada işlenmiş bir suç olmadığını gerekçe göstererek idam cezalarını kürek mahkumiyetine çevirdi. Böylece niteliği hala tartışılan Kuleli Vakası kapanmış oldu.

 

 

BOĞAZiÇi KÜLTÜRÜ

Kapı Yayınları?ndan çıkan ve Yeni Tarih Dergisi?nde yayınlanan makalelerden derlenen ?İstanbul?un İçinde Bir Boğaziçi? isimli kitabın yazarı Nahit Gür, Boğaz gezintilerinin, İstanbul eğlence hayatının önemli bir parçası olduğuna dikkat çekiyor

Eskiden Boğaziçi?nde işleyen vasıtalar; premeler, çektireler, pazar kayıkları ve padişahlara mahsus saltanat kayıklarıydı. Premeler altı çift kürekle hareket eder ve Boğaziçi?ndeki bazı iskelelerle gezinti yerlerine işlerdi. Fakat asıl ihtiyacı karşılayan, her semtte, hasılatı herhangi bir hayrata vakfedilen, pazar kayıklarıydı. Bunlar halkın İstanbul?la iletişim ve ulaşımını sağladığı gibi, isteyenleri mesirelere de götürürdü. Padişahlar, muhteşem saltanat kayıklarıyla Boğaziçi?nde gezinti yapardı. Saraya bağlı her kasrın da iskelesi bulunurdu. Abdülmecit devrine kadar devlet ricali çektireler ve çifte kürekli kayıkları kullanırdı. Son zamanlarda mevki sahiplerinin kayık ve küreklerinin şekli ve sayıları, tüzükle tespit edilmişti. Mesela vezirler beşer, bâlâ ricali dörder, ula evveli üçer, ula sanisi ve mütemayizlerin ikişer çifte kayıklara binmeleri lazımdı. Vezirlerin kayıklarında ayrıca bir yaver, tüfekli ve palaskalı iki çavuş bulunuyordu. Kayıklar saray veya kasrı hümayunlarından birinin yahut devlet görevlilerinin yalılarının açığından geçerken, şemsiye kapatmak zorundaydı.

Göksu Deresi?nin popülerliği

Mesirelerin en rağbet göreni Göksu?ydu. Göksu, 18?inci yüzyıldan itibaren, devlet erkânının ve Osmanlı ahalisinin sıkça uğradığı bir mekândı. En ihtişamlı devrini 1730?da çıkan Patrona Halil Ayaklanması?nda, Kağıthane mesiresinin harap olmasının ardından yaşadı. Saltanat kayıklarıyla yapılan sandal sefaları ve Baruthane Çayırı?nda yapılan eğlenceleriyle ün kazandı. Göksu Deresi büyük kayıklar için de müsaitti. Bazı günler izdiham nedeniyle giriş çıkışın dört saat sürdüğü olurdu. Buradaki Baruthane Çayırı?yla Göksu ve Küçüksu Çayırları yaya, atlı ve arabalı ziyaretçilerle dolardı. Kadınlar arabayla gezer; hatta Rumeli tarafından oturan sultanlarla devlet görevlilerinin haremleri hususi arabalar için, Anadolu kıyısında bir yer tedarik ederlerdi. Çok nezih olan bu mesireyi padişahların ve şehzadelerin seyrettikleri de olurdu. Yuşa Tepesi, Kanlıca, Çubuklu ve Beykoz gezintileri yaz mevsiminde Boğaziçi halkının, kayıklarla giderek eğlendikleri yerlerdi. Tanzimat?ın ilanı ve Kırım harbini takip eden senelerde, Boğaziçi daha fazla rağbet görmüş, hali vakti yerinde olanlar burada birer yalı, köşk edinmişlerdi. Bunun neticesinde seyrüsefer ihtiyacı artmış ve Boğaziçi?nde işlemek üzere 1851?de tersaneden vapur tahsis edilmişti. Bu vapur o senenin nisanından itibaren günde bir kez hareket ederek, aldığı yolcuları Boğaz?ın iki tarafındaki iskelelere çıkardıktan sonra, geceyi İstinye?de geçirir, sabah müşteri alıp köprüye getirirdi. Şirket-i Hayriye?nin Boğaziçi?nde yolcu ve yük taşımacılığına başlamasıyla Boğaz?a ilgi artsa da, 19?uncu yüzyılın son yıllarında ve 20?nci yüzyılın ilk senelerinde Boğaziçi ihtişamlı günlerini kaybetti. Cumhuriyet devrinde Boğaziçi?nde her iki sahil boyunca yollar açılmasına veya mevcutların genişletilerek, iyileştirilmesine önem verildi. Çengelköy?den Beykoz?a kadar yeni ve kısmen asfalt yol açıldığı gibi, Mecidiyeköy-İstinye-Büyükdere yolu da geniş ve asfalt olarak yapıldı. ?Boğaziçi?nin var olmasına yalnız sayfiye değeri sebep oldu? demek de doğru değil. Çünkü iki sahilin üzerinde ve arkalarında balıkçılıkla, çiftçilikle, odun ve kömürcülükle, suculukla, testicilikle, bahçıvanlıkla ve kayıkçılıkla geçinen yerli halk da vardı ve köylerin bir kısmını bu yerli halk yarattı.

 

 

 

29 KiLOMETRE

 

* Boğaziçi?nin uzunluğu, kuzeyde Karadeniz kapısını teşkil eden Rumeli ve Anadolu Fenerleri arasından Sarayburnu-Kız Kulesi arasına kadar devam eder. Tam ortadan geçen çizgi boyunca 29 kilometredir.

* Kıyıların girinti ve çıkıntıları hesaba katılınca, Rumeli tarafı 46, Anadolu tarafıysa 34 kilometredir. Genişliği yer yer değişiktir. Mesela Karadeniz?den girilirken fenerler arası 3 bin 600 metre, Yeniköy?le Çubuklu arası bin 480, Emirgan?la Kanlıca 790 metredir. En dar yeri Rumeli?yle Anadolu hisarları arası 693 metre tutar.

* Boğaz sularının derinlikleri, koylara doğru azalmakla beraber, ortalama olarak 50-100 metre arasındadır. Kıyılarının sert girinti çıkıntılı olması, bazı yerlerine göl, bazı yerlerine de geniş deniz, hatta nehir manzarası verir.


Çengelköy Meraklılarına notlar dan...

 Ali Nizami paşa Köşkü nü tanıyalım

 

ALİ NİZAMİ PAŞA, sabık Berlin sefirikebiri[seki Berlin büyük elçisi] Osman Nizami paşanın babasıdır.Doğancıoğullarından İbrahim ağanın oğludur.İlk tahsilini Karyesi mektebinde ikmal ederek Daniştmentler Karyesindeki medresesini bitirerek İstanbul?a gitmiş ordada Tophane mektebini bitirdikten sonra harbiyeye yazılmıştır.erkanı harb zabiti çıktıktan sonra Viyana?ya izam kılınarak birkaç sene orda kaldıktan sonra Belgrad?da komiser ,peştebede şehbender, Pariste osmanlı mektebi müdürü ve Avrupa da birçok askeri ve siyasi iş yaptıktan sonradersaatete[İstanbul a] dönmüştür.burdada bazı askeri hizmetlerde bulunarak mirliva ve ferik [liva ve fırka kumandanı]olmuş ve sarayda padişahın başkanlığında kurulmuş askeri komisyona seçilmiştir.vefatında sulta 2. mahmut türbesi yanına defnedilmiştir.askeri fenlere vakıf bir kimsedir.almanca ve fransızca bilmekteteydi.uzun boylu, zarif bir kimse olan ali nizami paşa öldüğünde 70 yaşında idi.

Ali Nizami paşa Kalontor sokak da uzun bir müddet oturduğundan bu köşk adı ile anılır. Daha sonra Büyükada ya yerleşmiş ve köşkünü Ahmet arif Paşa ya satmış.

 

Bu sayfa 12963 defa görüntülenmiştir.