CAN'A ŞİFA RUH'A GIDA ÇENGELKÖY...

CAN'A ŞİFA RUH'A GIDA ÇENGELKÖY...

Tarih 07 Kasım 2019, 23:22 YazdırBu haberi yazdır

Sevgili Hüseyin Tuna nın gazetemize son olarak gönderdiği yazıdır...



Sevgili Hüseyin Tuna nın gazetemize son olarak gönderdiği yazıdır...

CAN'A ŞİFA RUH'A GIDA ÇENGELKÖY...

Sevgili Çengelköy, Günümüz Türkiye’sinde akıl hastalıklarının tedavisi için en güvenilir ve en büyük merkezlerden biri olan Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, neredeyse cumhuriyetle eş değer bir yaştadır. Aradan geçen yıllar içinde göreceğimiz üzere Bakırköy Ruh Sağlığı Hastanesi, ruh hastalıklarının tedavisi, araştırma ve geliştirilmesi için Türkiye’de olağanüstü çabalar gösteren bir kuruluştur.

Aslında Bakırköy Ruh Sağlığı Hastanesi kurulmadan önce, Osmanlı döneminde de akıl hastaları için İstanbul dahilin de pek çok tedavi merkezi bulunmaktaydı. Eski ismiyle "bimarhane" (günümüze tımarhane olarak yansımıştır) olarak anılan, irili ufaklı bu tesislerden en büyüğü Üsküdar’da bulunan "Toptaşı Bimarhanesi" idi. Fakat zamanla nüfusun ve bununla orantılı olarak akıl hastalıklarının önü alınamaz bir şekilde artması üzerine Toptaşı Bimarhanesi bile ihtiyaçlara cevap veremez olmuştur. Bunun üzerine; o dönemin Ordinaryus Profesörlerinden biri olan Mazhar Osman, yeni cumhuriyete yakışır bir ruh ve sinir hastalıkları merkezinin kurulabilmesi için girişimlere başlamış ve Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin temellerini atmıştır.

Sevgili okur, başta Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin Ordinaryus Profesörlerinden biri olan Mazhar Osman bey, hastalarının çoğunu taburcu ederken, onlara ve yakınlarına Çengelköy'de yaşamalarını salık vermiştir. Gerçekten gerek Çengelköy'ün havası, gerekse Çengelköylüler bu tip hastalara karşı, çok hassas, çok hoşgörülü ve çok sevecen davranmalarından dolayı, kendimi bildim bileli, Çengelköy'ün ruh ve sinir hastaları hep vardır. Ayrıca Akciğer, Qua ve Guatr hastalıklarına da Çengelköy'ün havası çok iyi geldiği tespit edilmiştir. Hatta Rum Ortodoks kilisesinin, yukarı ayazmadaki pınarının suyunun, bir çok hastalığa iyi geldiği, bir çok kişi tarafından denenmiş, hastalar şifa bulmuş ve hastalıktan kurtulmuşlardır. Ancak 'Tıp Bilim Adamları'na göre Çengelköy'ün koy'u, kuzey rüzgârlarına kapalı olduğu için böyle bir tespit yapılmış ve ispatlanmıştır. Dolayısıyla; "Can'a Şifa, Ruh'a Gıda Çengelköy" diye rahatça söyleyebiliriz...

Eski Çengelköy ve Çengelköy’lülerin gözbebeği, bir Kuleli Askeri Lisesi ki, şanlı ordumuza asırlardır bilgi, beceri ve görgü dolu dehalar, komutanlar yetiştirmekle kalmamış, çeşitli ülkelerden gelen subay adaylarına da eğitim vermiştir. Türk edebiyatının 'Çocuk Romanları' duayeni bir Kemalettin Tuğcu Çengelköylüdür. Bir Çengelköy İlkokulu, bir Vecdi Bingöl (ünlü bestekar), bir Hulusi Bey gibi tarihe mal olmuş hocalarıyla ve Mehmetçik İlkokulu, yüz yıllardır bu vatana bilgili ve  esaslı eğitimli, nice sivil neferler yetiştirmiştir...

Efendim, yıllardır üzerinde yaşadığımız köyümüz Çengelköy'de ne isimsiz kahramanlar, şairler, yazarlar, ressamlar, heykeltraşlar (Feryal Koçer Taneri), müzisyenler, bestekarlar, güftekarlar, piyanistler, güzel sanatların hemen her dalında sanatçılar, gazeteciler (Serdar Turgut), tiyatrocular (Nihan Eröözcan), futbolcular (Monkirik Aydın, Mezar Adem), voleybolculer (Sevim Gür), fotoğrafçılar (Aylin Erözcan), Edebiyatçılar (Ayten Lermioğlu), askerler, elçiler, mühendisler, mimarlar (Sinan abi), avukatlar (Coşkun abi), Hak âşıkları (Hakkı amca), Politikacılar (DP Osman Lermioğlu, CHP Sabri Koçer), yetiştirdi kim bilir. Bilmesine bilirler de, bir türlü söyleyemezler. Birini üç, diğerini beş, bir diğerini dokuz kişi bilir ama on kişi bile bilmez, çünkü adı üstünde; "İsimsiz Kahraman"dırlar onlar... Yıllar yılları kovaladı ve giderek onlarda unutuldu...

Hiç unutmam Çengelköy Havuzbaşı'ında otururken, üzerimizdeki köşkte DP İstanbul milletvekili Osman Lermioğlu, kızı Farisi ve Mevlevi yazarı Ayten ve oğlu İngiliz elçiliğinde tercüman Aydın ağabeyler oturuyordu. Osman amca beni ve kardeşlerim, Tahir abi, Ayfer, Ayla ve Cemile'ye karşı çok sevecen ve babacan bir adamdı. ABD'nin Türkiye'ye uyguladığı Marshall Planında etkisiyle, Türkiye için iyimi, yoksa kötümü olduğu günümüzde halen tartışılan, 1960 ihtilali oldu ve Osman amcayı tutuklayıp, Yassıada'ya hapsettiler. Orada Adnan Menderes ve arkadaşları ile yargılamaya başladılar. Her akşam radyo programında mahkeme salonundan naklen yayın yapılıyordu. Bizlerde her akşam bu yayını dinliyorduk Sunucu; "Evet ayın dinleyiciler, mahkeme başlıyor", demesinden sonra mahkeme başkanı; "saaanıklarr haazıırr", dedikten sonra mahkeme ve yayın başlıyordu.

Bu yargılamalar altı, yedi ay sürdü. Ayten abla ve Aydın ağabey Yassıada'ya giderek babalarını ziyarete gidiyorlardı ama bir türlü göremiyorlardı. Bostancı civarlarında bir otelde kalarak, her sabah orada gidiyorlardı. Üç, beş gün, bazen bir hafta. Orada görevli bulunan bir subaya veya astsubaya bir pusula veriyorlar ve Osman amcaya yolluyorlardı. Ayten ablanın anneme anlattığına göre, o pusulayı alan kişiye parada veriyorlardı. Parayı ve pusulayı alan görevli kafasına göre takılıyor ve olumlu bir haber getirmiyordu. Aydın ağabey ise, o pusulanın Osman amcaya verildiğiden bile emin değildi...

Osman amca orada, 'ince hatalığa' (verem) yakalanmıştı, bu yüzden Ayten abla baş hakim'in önünde diz çökerek, Osman amcanın tedavisinin tam teşekküllü bir hastanede yapılmasını talep etmişti. Bu talep yapıldığı sırada, zaten mahkeme neredeyse sona erecek ve kararlar açıklanacaktı. Vakit geldi ve kararlar açıklandı. Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan'na, idam cezası verilirken Osman amca beraat etti ve Çengelköy Havuzbaşı'na dödü. Döndüğünde çok zayıflamıştı ve yürüyemiyordu. Bizleri yinede sevip okşadı ve bir sedyeye konularak, yukarıdaki köşke götürüldü. Hiç unutmam doktorun ona verdiği iğneleri de annem yapardı. Gelgelelim o melun hastalık ve kilo kaybı, onu ancak üç, beş ay yaşattı ve Osman amcayı kaybettik... Olan bana oldu, oysaki Osman amca bana araba viteslerini ve ne işe yaradıklarını anlatacaktı...

ÇENGELKÖY'DE BIR ÇEŞME VE RÜZGÂR...

Bir çeşme neye benzer? Bir musluğa, sürahiye, fıskiyeli bir havuza ya da.. Hiç çeşme görmemiş bir sınıf dolusu çocuğun çeşme görmesi gerektiğine işaret eden o birbirinden ilginç resimlerden sonra, resim öğretmenleri karar veriyor.

Bir sonraki derste okullarının yakınındaki Çengelköy Lahana Çeşmesi'ni ziyarete giden çocuklar öğretmenlerinden çeşmenin hayat öyküsünü dinliyor. Hayat öyküsü ya, ne sandın! Nelere tanık oldu, kimlere omuz verdi, hangi dertleri dinledi, hangilerini suya kattı götürdü, hangi kurumuş dudakları ıslattı kimbilir.

Çocuklar, çeşmenin lahana biçimli sarığının öyküsünü dinleyip at üzerinde cirite tutuşmuşken düşünüyorum. Şehirlerin ruhu var derdi Mustafa Armağan, "Şehir Asla Unutmaz"da. Mutlu insanlar olduğu gibi mutlu şehirler de vardır. Neşeli şehirler, gamlı şehirler, bacası dumanlı, insanları kurumlu şehirler. Uzun yüzlü, uzun boylu, iki tarafı kavaklı uzun yollu şehirler..

Sanmayın ki suyu akmayan, kurnası olmayan, musluğu kırık Lahana Çeşmesi'nin öyküsü öğretmenin anlattığından ibaret. Lahana Çeşmesi'nin küçük kahramanı Rüzgâr'la birlikte ögreniyor ve dört bir yana dağılmış öykülerini bir hikaye toplayıcısı gibi yakalayıp ağımıza atıyoruz.

Rüzgârın dedesi için bir dinlenme taşıymış çeşme. Daha küçük bir çocukken; arkadaşları Todori, Yanni ve Tanaş ile Sirtaki oynadıktan sonra terli yüzlerini çeşmede serinletirlermiş.

Rüzgâr'ın abisi için ise çeşme, bir ayakkabı bağlama taşıymış meğer.

Başka bazı kişiler için, ne yazık ki çöp taşıymış.

Babası için, maç yaptıktan sonra soluğu başında aldıkları mola yeriymiş.

Bir başkasına göre çeşme, tükürme taşıymış ve Rüzgâr'ın babaannesi bu durumdan hiç ama hiç hoşlanmamış.

Çünkü babaannesi için çeşme, kömür karasını arındıranmış.

Kimi için poz verme taşı, kimi için tabela, kimisi için de kocaman kucaklanacak bir arkadaşmış o...

Topladığı tüm hikayeleri hikayesine katıp çoğaltan Rüzgâr için ise, çok daha fazlasıymış artık.

Rüzgâr hikayeler toplarken, çeşme de toplamış elbet. Yüzlercesini, binlercesini biriktirdiği küfesinde çeşmenin taşı yitmiş, ruhu ebedilesmiş...


GÜZELLİĞİN BAŞKENTİ ÇENGELKÖY...


Evliya Çelebi, Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’u fethettiği zaman şehirde Medyanoğlu Yanko zamanından kalma çengeller olduğu için Çengelköy’e, Çengelköy dendiğini söyler. Daha sonra da Üsküdar’a bağlı olduğunu belirtir ve birazdan bizim de değineceğimiz güzelliklerinden bahseder. O zamanın güzelliği ile bu zamanın güzelliği bir olmaz tabii ama yine de beton ve cam yığınına dönüşen İstanbul’un pek çok semtine göre güzeldir Çengelköy...


Her ne kadar Çengelköy hâlâ yeşil olsa da Evliya Çelebi’nin anlattıklarına bakılırsa Çengelköy’ün şimdiki yeşilliği o zamanki yeşilliklerin yanında bir hiçtir. Evliya Çelebi Çengelköy’den bahsederken şu anda meşhur bir marka tarafından restore edilip yeme-içme mekânı olarak kullanılan Abdullahağa Yalısı’na da değinir. Yani Abdullah ağa Yalısı Çengelköy’ün eski sahiplerindendir...

Bizans döneminde dinî bir merkez olan Çengelköy’de manastır ve kiliseler de yapılmıştır. Günümüzde bu binalardan kalan pek fazla bir şey yoktur. Kanlıca yönüne giden toplu taşıma araçlarının Çengelköy durağının arkasındaki Tanrıverdi Sokak’ta bulunan Ayios Yorgios Kilisesi ise bir vakfa bağlanmış ve halen kullanılır durumdadır. Bu kilise Bizans Dönemi’nden kalma bir kilisedir fakat harap bir halde olduğu için kullanılmayan kilise, saraydan verilen izinle on sekizinci yüzyılda tamir edilmiştir. Çengelköy, Bizans döneminde liman olarak da kullanılırdı. Zamanla liman olarak kullanılmaktan vazgeçilmiş adını aldığı çengellerin yapıldığı bir yer olmuştur...


Evliya Çelebi, Çengelköy için, "Köy leb-i deryada olup arka tarafı bağlı bahçeli hiyabanlardır ki (iki tarafı ağaçlı, tünel şeklindeki yol, dünyayı arkanızda bırakıp bir masala gireceğiniz duygusu yaratır, özellikle güneşli, sıcak bir yaz günü serin gölgeliği huzur vaat eder) tavsifinden dil acizdir. Lakin sarayları, bahusus içindeki Hasbahçe gayet mükelleftir. Tumturaklı, revnaklı (renkli, pırıl pırıl) bir bağ-ı iremdir. Fakat Allah-u alem bu bahçenin talihi Merih burcuna tesadüf etmiştir. Lakin köy mamur, şirin bir rıbte-i mahbube’dir (bağlayıcı güzel).Cümle tahtani, fevkani (üst katı olan), kagir binalı üç bin altmış kadar evleri vardır. Sahilinde bir de küçük cami vardır. Çarşısından geçilerek (İmparatorluk) İstavroz Bahçesi’ne gidilir.” demiştir. Evliya Çelebi’nin bahsettiği bu cami, büyük ihtimalle Hacı Ömer Camii’dir", diye yazmıştır...


Çengelköy’ün sahil kısmı henüz gökdelenlerin, büyük apartmanların istilasına uğramamıştır. İnsanların kendilerini dinlemek için tercih ettiği semtlerin başında geliyor olması ve Çengelköy’de bulunan mekânların da insanlar tarafından tercih ediliyor olmasından dolayı şu anki halinde kalabilir gibi gelse de insanoğluna güven olmaz. Umarız Çengelköy ve sahili en azından bugün olduğu haliyle kalır...


Sevgili Çengelköy, neden acaba bizler korku ve endişelerle hareket ediyoruz, kendimize olan inancımızı ve güvenimizi kaybediyoruz, niçin yaşamı kontrol etmeye çalışıyoruz... Eskileri bırakmaktan ve yeniye geçmekten neden korkuyoruz, hayata tutunmaya çalışıyoruz, direnç gösteriyoruz ve yapışıyoruz. Aslında biz, sorunlara, insanlara güvencimizi yitirmişiz, belli ki yeninin belirsizliğinden ve yeni değişimlerden çekiniyoruz...


Oysaki doğa, güneş, ay ve yıldızlar ne güzel anlatıyordu kendilerini... Kışa hazırlanırken korkmuyor ve endişe duymuyordu yapraklarını dökmekten hatta yapraklarını toprağa bırakırken ayrı bir güzellik, ayrı bir zevk veriyordu... Toprağa teker teker düşen yapraklar rengarenk oluyordu... Bedeni çıplak kalıyordu çınar ağaçlarının ama kış için bunu yaşamaları gerekiyordu, çünkü o zaman daha güçlü duruyordu sanki ayakta... Kışın soğukla, yağmurla, karla daha iyi baş edebiliyordu çınar ve kavak ağaçları Çengelköy Havuzbaşı parkında...

Biliyorlar ki onlar, yapraklarını bırakmamış olsalardı daha büyük ziyan ve zarar göreceklerini... Havuzbaşı parkındaki devasa Kavak ve çınar ağaçları biliyorlardı ki yeni döneme girdiklerinde daha da büyüyecek genişleyecekler ve yaprakları daha da çoğalacaktı... Aslında doğa bizler gibi değişimden korkmuyordu kendini yenilemekten... Yeni gelecek her yeni yeniliğe ve değişime her zaman hazırlıyordu kendini... Sevmekten ve sevilmekten de korkmuyordu, bizler gibi... Yeni gelen sevgiliye hoş geldin, merhaba demekten çekinip korkmuyordu...

Sevgili okur, aslında doğa çok şey öğretiyordu bizlere... Önce öğretiyor, sonra yaşadıklarıyla huzur veriyordu... Her yeni dönemin o an tadını çıkarıyordu... Bizlerse, hayatın bize vermiş olduğu mesajları duymamazlıktan geliyoruz, sadece görmüyor ve kabulde etmiyoruz. Yapıyormuş gibi yaşıyoruz... Sanki mutluymuşuz , sanki zenginmişiz, sorun yokmuş gibi, her şey yolundaymış gibi, inançlıymışız gibi, güçlü gibi... Bizlere problem olarak görülen hiçbir şeyi çözmüyoruz biliyormusunuz? Sadece üstünü örtüyoruz... Ama zaman geliyor üstü örtülen her şeyde olduğu gibi, bir gün hepsi ortaya çıkıveriyor...

Sevgili Çengelköy, akşam hava karardıktan, sabah aydınlığına kadar, Kuleli sahilinde, oltanıza taktığınız bir sarıkanat iğnesine, bir lokma tavuk eti koyunuz ve sahilden fazla uzağa değil, üç, beş metre ileriye doğru atınız. Bir müddet hafifçe ileri geri oynatarak durunuz, mutlaka aslında derin su balığı olan ve karanlıkta yaşayan ve şahane beyaz etiyle bir, gelincik veya çarpan balık olarak bilinen, sırtı zehirli yüzgeçli bir iskorpit balığı yakalama şansınız vardır. İskorpit'in hem ızgarası, hem pilakisi, hem de çorbası harika olur ve çok lezzetlidir...

Değerli arkadaşlar, Çengelköy, şehrin gürültüsü ve karmaşasına inat, kendine özgü sessizliğini her zaman koruya biliyor. İnanın sevgili okurlar, İstanbul'dan gelen vapur, Çengelköy iskelesine vardığında, vapurda inen yolcuların kulaklarında çınlayan, şehrin gürültüsünü taşıyan izler, yavaş yavaş kaybolur, adeta, insanlara; "Oh Be Dünya Varmış" dedirtirdi... Çengelköy, karşı yakaya 5-10 dakikalık bir uzaklıkta olmasına rağmen, sadeliği ve doğallığıyla, iyi hizmet veren mekânlarıyla,  sanki şehirden çok uzakta, bir kaçış noktası olabilmeyi her zaman başarabiliyor...


Sahilden Boğaz köprüsünün iki ayağını karşınıza alıp, fona da gün batımını koyduktan sonra, yudumlayacağınız demli çayın tadının tarifi mümkün değildir. Akşamları ise, işten dönerken Beylerbeyinden sonra Çengelköy'e yaklaşan vapurdan, köyün sakinleştirici havasının hemen farkına varıyorsunuz. Demek ki bu yüzden, meşhur doktor "Mazhar Osman"dan bu yana, doktorlar ruh sağlığı bozuk, guatr ve akciğer hastalarını Çengelköy'e yönlendirirlermiş.  Çengelköy koy'undan, gün batımında ayrı bir renk cümbüşü, gün batımından sonra da, ayrı bir renk ve gölge dansları izlersiniz. Bu dansa her zaman Boğaziçi köprüsünün rengarenk ışıkları da katılınca, insanlar günün yorgunluğunu atmak ve biraz olsun nefes almak için Çengelköy'e koşuyorlar, çok da iyi yapıyorlar... Can'a Şifa, Ruh'a Gıda Çengelköy'de buluşmak üzere...

Tunacan / Hüseyin A.Tuna


Bu haber 321 defa okunmuştur.
Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
DİĞER HABERLER