AHMET ACUNDATEK eski Çengelköy’ü anlatıyor?

AHMET ACUNDATEK eski Çengelköy’ü anlatıyor?

Tarih 01 Şubat 2018, 12:14 YazdırBu haberi yazdır

Çengelköy'ün muhtarlığını yapmış, Ahmet Acundatek'i tanıtacağız.

AHMET ACUNDATEK eski Çengelköy’ü anlatıyor?


Sevgili Çengelköy, Çengelköy Gazetemizin bu ay ki sayısın da yine sizlerle beraberiz, bu ay sizlere köyümüzün  pırlanta taşlarından, parmakla sayılabilecek kadar az kalan kişilerinden biri olan, yirmi bir (1978-99) sene Çengelköy'ün muhtarlığını yapmış, Ahmet Acundatek'i tanıtacağız.


Ahmet Acundatek 1922  doğumlu, yani tam 96 yaşında, Allah nazardan saklasın ve sağlıklı ömürler ihsan etsin. Babası lokantacı aşçı Mehmet efendi, anneleri ise Şaziye hanımdı. Önceleri Babaları Beylerbeyine yerleşmiş ve burada dört ev ve üç dükkan almıştı. Efendim, Beylerbeyi'nin poyrazı çok şiddetli idi, Çengelköy'ün havası, hem kuzey rüzgârlarına dayanıklı, hem de bir çok hastalığa derman olduğundan, babaları sonradan onları, Çengelköy'de kiralık bir eve yerleştirmişti. Varlıklı bir aile idiler. 1928 yılında babaları hakka yürümüş, anneleri ve biri kız, iki erkek üç kardeş yetim kalmışlardı. 1951 Yılında da anneleri Şaziye hanım vefat edince ve üç kardeş kalmıştı. Ama onları Beylerbeyi'n de aşçı Mehmet efendinin oğulları diye, parmakla gösterirlermiş.

Ahmet Acundatek anlattı; 'O zamanlar harf devrimi yeni çıkmıştı, gece mektepleri açılmış ve adeta okuryazarlık seferberliği başlamıştı. Biz Beylerbeyi 'inde oturuyoruz, gece bekçi gelir anneme; 'Şaziye hanım haydi okula' derdi. Annem;' ya ben nasıl geleyim, üç tane ufak yetimim var' derdi ama bekçi; 'haydi haydi şimdi geleceksin' diye ısrar ederdi.


Bir ton kömür, 27.- liraydı ama ahali çok fakir olduğundan kömür alamazdı. Annem onlara, yemek, giyecek ve kömür yardımı yapardı. 125 Kuruş bir çeki (250 kilo) odun, biz on çeki de odun alırdık.'

Ahmet Acundatek, ilkokulu Beylerbeyi'n de, orta öğrenimini ise Üsküdar Paşakapısın da okumuş. Bir gün arkadaşı manav Hasan; 'Atatürk Haydarpaşa’ya geliyor' demiş ve bunun üzerine bir çok arkadaşı ile beraber, sabah erkenden Haydarpaşa garına gitmişler. Beyaz bir tren ile geliyormuş Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ilk önce Mareşal Fevzi Çakmak inmiş, Ahmet abinin dediğine göre, elin de siyah dikenli bastonuyla, sanki tunçtan heykeller gibiymiş. Sonra koyu gri takım elbisesi ile Atatürk ve elinden tuttuğu, üzerin de sarı elbisesi ile, manevi kızı Ülkü trenden inmişler.


Sevgili Çengelköy, şimdi Ahmet Acundatek'in şu sözüne dikkat edelim; 'hepsi şu an gözümün önünden geçiyor, Atatürk ve Mareşal Fevzi Çakmak, Haydarpaşa garına indiklerin de, Çok kalabalık olmasına rağmen, görünür de ne bir polis, ne de asker vardı' diyordu. Şimdiler de binlerce korumayla gezen devlet erkânına göre, şaşırtıcı değil mi?

Atatürk ve avanesi orada toplanan halkı selamlayarak, Haydarpaşa iskelesin de beklemekte olan 'ACAR  MOTORU'na alkışlar ve büyük heyecan eşliğin de binmişti. Burada önemli olan anlamlı bir detay, Atatürk o günden sonra Ankara'ya bir daha gitmemişti, gidememişti. Orada toplanan öğrenciler ve halk, tezahürat yaparak onları coşkuyla alkışladılar, Atatürk ve Fevzi Çakmak, halkı selamladıktan sonra, 'ACAR MOTORU' ile oradan ayrılarak, Dolmabahçe Sarayına gittiler.

Atatürk Haydarpaşa garına geldiğin de zaten hastaydı, bir de bir gün vapurla geçerken Dolmabahçe Sarayından balkona çıkarak bizleri selamladığını gördük, zaten her geçen vapurda ki vatandaşlara el sallarmış, ondan sonra da bir daha göremedik, derken kısa bir süre sonra, kendisi hakka yürüdü. Dolmabahçe Sarayında Atatürk'ü bir katafalk'ın üzerine koymuşlardı,  bütün millet ve öğrenciler katafalk'ın önünden geçerek selamlıyorlardı. Bizim okul da dahil olmak üzere bütün okulların  öğrencileri, katafalk'ın önünden Atamızı selamladık.  Hüseyinciğim, öyle yapmacık değil, bütün ahali bağrıyor, avaz  avaz haykırıyor ve hıçkırarak ağlıyorlardı.  Sonra cenazeyi Ankara'ya götürmek üzere, kıyıda bekleyen 'ZAFER MOTORU' na koyup, açıkta bekleyen 'YAVUZ ZIRHLISI'na bindirip, İzmit'e götürdüler. Oradan da trenle Ankara’ya götürdüler ve  Etnografya müzesine koydular.


Ankara'da dünyanın en büyük cenaze merasimi yapılırken, dost düşman bütün devletlerin başkanları, Kralları, Cumhurbaşkanları, Başbakanları ve en ileri gelenleri cenazeye katılmışlardı. Daha sonra, Anıt Kabir yapıldıktan sonra, cenaze Etnografya müzesinden alınıp, yine büyük bir törenle oraya defnedildi.

Çengelköy'ün eski muhtarlarından manav Niyazi Alpaslan'nın okuması yazması yoktu, zaten muhtarlıkta şimdiki gibi zor değildi, dolayısıyla muhtar Niyazi bey'in muhtarlık işlerini, eşi Nadire hanım yapar ve imzalardı, sonra bir albay muhtar oldu, ondan sonra rahmetli İsmail Güney muhtar oldu. 1980'den önce muhtarlık seçimine rahmetli Leylâ Cumurcu hanımla biz girdik, Leylâ hanım iki üç sene muhtarlık yaptıktan sonra, bana; 'abi ben sıkıldım sen yap dedi ve ben muhtarlığı 1978'de alarak 1999!a kadar yaptım. O zamanlar belediye başkanı Dr. Niyazi Yurtsever idi, onunla Çengelköy'e asfalt yollar, evlere su ve sokaklara elektrik gibi, çok güzel şeyler yaptık. Mesela Talimhane'de adamın evi var ama su 100 metre ilerde, adam hortumla evine su çekerdi, biz bu meseleyi çözdük.


Ahmet Acundatek devam etti;  efendim, 1954 yılın da Tuna nehri donunca, Bulgarlar buzları patlattılar, parçalanan buzlar, Karadeniz'i geçerek İstanbul boğazından içeri girdiler. Büyük buz parçaçıkları, adacıklar halinde Boğaziçi'ne dağıldılar. O zamanlar Ahmet bey'in yöneticisi olduğu, Vaniköy mısır özü yağı fabrikasının önüne gelen büyük bir buz kütlesinin üzerine, orada çalışan arkadaşlar binerek resimler çektirirlerken, diğer arkadaşlar da, yangın kancaları ile buz tabakasını iterek, fabrikanın rıhtımından uzaklaştırdılar. Aniden akıntıya kapılan buz kütlesi, üzerine binen arkadaşlarla birlikte, Ortaköy'e doğru gitti. Bazı arkadaşlar, Vaniköy akıntı burnundan sandal indirip, karşıya geçtiler ve buz kütlesinin üstünde ki arkadaşları, kurtardılar.' dedi.

Doksan altı yaşında ki canlı tarih, şöyle devam etti; 'Yıldırım Beyazıt Cami'inin olduğu yerler, hurma bahçeleriydi, zamanla ağaçlar kesilerek, yerine Yıldırım Beyazıt Camii yapıldı. Bu zemin dere yatağı idi, kısa bir zaman sonra, Cami'inin tabanın da çökmeler ve Cami'i de çökmeler oldu. Daha sonra bu Camii yıkılarak, Acıbadem hastanesinin sahibi, Mehmet Ali Aydınlar tarafından yeniden yapıldı.' dedi.

Güzeltepe arazileri bomboştu ve çoğu arsalar, Osmanlı çileği tarlasıydı. Osmanlı çilekleri, küçük ama çok lezzetliydi. Çilekler toplanır, sepetlerle Çengelköy'e indirilir, çoğu İstanbul hal'ine bir kısmı da köyde satılırdı. Çilek toplama sırasında, her taraf mis gibi Osmanlı çileği kokardı. Hamyenen (Çikolatalı Hurma) Hurma, Hurma, Beyaz Osmanlı Sultan İnciri, Kızılcık, Kiraz, Fındık, Vişne, Kocayemiş, Mor İncir, Malta Eriği, Papaz Eriği, Mürdüm Eriği, v.b, meyveler vardı.

Şimdiler de çarşamba pazarının kurulduğu yerler ve yamaçları, bomboş arazi idi, Nato yolunun her iki tarafı da, sebze ve meyve bahçeleri doluydu, Çengelköy halkı sebze ve meyvelerini buralardan ve şimdi İspark'ın bulunduğu, Pando'nun bostanından alırlardı.


Talimhane'nin Çengelköy (Bademi) salatalığı çok meşhurdu, soyarken suları akar, mis gibi kokarak ve kokusu odanızı buram buram kaplardı. Şimdi ki 'Örme Sitesi', Sadri bey'in olduğu yerler, arabacı Metin, Arap Nihat'ın oturduğu yerler ve Sultan Murat'da, arsaların hepsi boş tarlalar idi ve salatalıklar, bu tarlalarda yetişirdi. Toplanan salatalıklar küfelere konur, sepetlere konulmuş, Osmanlı çilekleri ile beraber, Kuleli'de ki taş iskeleye getirilir ve Arap Arif'in motoru ile, Eminönü hal'ine gönderilirdi. Salatalıkları eski Muhtar Leylâ Cumurcu'nun babası ve Muhtar Can Cumurcu'nun dedesi, meşhur kabzımal  Arap Abdi satardı.

Yine eski zamanlar da, köyümüzün mahallelere sebze ve meyve satanlar, yoğurtçular, at üzerin de tel dolapların da ciğer satıcıları, şekerli macuncular, pamuk helvacılar, kışın bozacılar, leblebi helvacıları, yazın dondurmacılar gelirlerdi. Tabii ki bu ürünlerin hepsi, suni değil, organikti. Dondurmacı bir Arnavut vardı, Kasımpaşa'dan gelir, halis koyun sütü ile, kaymaklı dondurma teknesini havluyla sarar ve satardı. Dondurma demişken, aklıma geldi, Eminönü'nün deki, Nimet abla gişesinin sırasında, bir hanın içerisinde bir Camii vardır. Bu hanın girişinde, içeride dondurma satan bir esnaf, hanın kapısına havlu asardı bu, havlu yerinde yoksa,  dondurma bitti demekti,  Eminönü'nünde ki bütün esnaflar ve memurlar, buradan dondurma  alırlardı.


1954 Altı, yedi eylül olayları ve 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrası bir çok Çengelköylü Rum evlerini barklarını yok pahasına satarak, Yunanistan'a göç ettiler, 1970'lerde gerek çarşı içinde, gerek çarşıya yakın mahallelerde ki eski ahşap Rum evleri,  gözleri hırs bürümüş  müteahhit'ler ve onlara  gelecek  seçimlerde oy toplamak için, bu izni veren devlet yöneticileri tarafından yıkılarak, yerlerine apartmanlar diktiler, iş işten geçtikten sonra, bu kıyım yasaklandı ve Boğaziçi 'Sit Alanı' ilan edildi ama atı alan, Üsküdar'ı geçmişti.

Ahmet Acundatek devam etti; 'Ata 2 sitelerinin olduğu yerde, Ali Ağa'nın koyun çiftliği vardı, Çengelköylü'ler  sütlerini oradan alırlardı. Lekeci Nuri (Nuri bey, arkadaşlarıımız Feryal Taneri ve  Semih Koçer'in dedesidir, ayrıca Lekeci Nuri mahakkesşnden, taa Vahdettin Köşküne kadar olan alan, Nuri Bey'in bağları imiş) mahallesinin öğretmen evleri tarafı ile, Abdipaşa sokağının üst tarafı, madam'ın yerleriydi. 1954 yılının Altı, yedi eylül olayların da, Kuleli Askeri Lisesi öğrencileri, okuldan buraya gelerek, madam'ın yeri olan bakkal Şerif'in olduğu yeri, koruma altına almışlardı.' diyordu. Madam vefat etmeden önce, Muzaffer adında bir öğrenciyi, kendine evlat edinmişti. Madam vefat edince, 113 dönüm arazi, Muzaffer bey'e kaldı. Sonra buraları parsel parsel satıldı.' dedi.

Şimdiler de bile Çengelköy'de görmüş olduğunuz birçok yerin resmi kat mülkiyetli tapuları yoktur. Hemen hepsinin, hisseli arsa tapuları vardır ve halen arsa olarak gözükmektedir. İş Bankasına ait olan, Talimhane Selvi yolunda ki, şimdi ki 'Mesa Evleri'nin olduğu arazi de, Nadir Aşan'nın inek çiftliği vardı.

Pekiyi Ahmet ağbi,  acaba eski Çengelköy'de yaşadığınız ilginç ve değişik olaylar var mı?; 'Tabii ki, olmaz mı  hiç mesela rahmetli Can Baba bir gün kendini benzin dökerek yakmıştı, Kuleli'ye giderken Fil ambarlarının   önün de, o bir tek katlı ev de otururdu, oraya ıslanmamak için naylon almış, ancak naylon kısa gelmiş, Can Baba, vay efendim bu naylon niye kısa geldi diye, üzerine benzin döküp yakıyor. Sonra canı yanınca, can (!) havliyle hemen kendini denize atıyor. Bir akşam gazinoda otururken, bir soru üzerine; 'lan ben cehennemi görmüş adamım' diye hava atıyordu.


Bir akşam da işten geldim, gazinocu Kel Mahmut'un oğlu Balbadem Nuri'nin gazinosunun, camını, çerçevesin kırmış, eli yüzü kanlar içerisinde, gömleği ve pantolonu kıpkırmızı olmuş, Neden mi? Efendim neden ondan balık almamş da, başkasından almış. Balbadem Nuri onu biraz daha içirdikten sonra, onu alarak hastaneye götürmüştü. Yahu inanırmısın? Adam o kadar kan kaybetti, ölmedi be, Vallahi ölmedi, hakikaten Can Baba imiş yani...

O zamanlar kaçakçılık çoktu inanır mısın, o Küçüksu yolu eskiden o öğretmenler evinin önünden geçerdi, polis o yolu kapatmış, polis ya polis kapatıyor, kaçakçılar kaçak sigaraları rahatça indirsinler diye, trafiği arkadan veriyorlar. Mallar indirilince, polis yolu trafiğe tekrar açıyor. Yine Kandilli tarafında mal indirilirken, başların da Albay olan bir bölük asker kaçakçıları basıyor, Albay hop ne oluyor filan derken, kaçakçıbaşı Albay'ın omuzunda ki yıldızları okşayarak; 'bak bu yıldızlar var ya, bu yıldızlar, kaç para yazar' diyor. Albay meseleyi anlıyor, bakıyor ki emir büyük yerden, parsasını alıp gidiyor. Ya Hüseyin oğlum, bu günleri geçirdi bu ülke, belki de başka şekiller de geçirmeye devam ediyor, kim bilir..?

Beylerbeyi'ne giderken, Ragıp bey'in yalısı vardı, orayı kum deposu yapmışlardı ama kum deposu bir paravan, meğerse paravanın arkasın da kahve kaçakçıları varmış, büyük kahve kaçakçısı imiş bunlar. Oraya kum geliyor diye, tonlarca kaçak kahve gelirmiş. Büyük paralar kazanmışlardı bu adamlar.

Ben Vaniköy Mısırözü Yağı fabrikasının, mesul işletme müdürü iken, fabrikaya büyük motorlar geliyordu, bizim eve iki üç kişi gelmişti bana; 'abi bir parti malımız (kaçak) var, izin versen de şu malı sizin fabrikadan indirelim' dediler. Ben; 'bakın, ne siz buraya geldiniz, ne de ben sizi gördüm, haydi selametle gidin' dedim.  O zamanlar (1980'ler), sigara kaçakçılığı çok oluyordu, neyse uzatmayalım, bir keresinde bunlardan bir kaçını polis yakalamış, merkez de bunları otomobil lastiklerine bağlamışlar ve vermişler sopayı.


Eskiden Boğaziçi'nin her semtinde olduğu gibi, Çengelköy'de de balıkçılar için 'Gümrük Kulübeleri' vardı. Balığa çıkanlar, dönüşte bu balıkları gümrük kulübelerinden geçirmeleri gerekiyordu. Balıkçı eğer tuttuğu balıkları satacaksa, rüsum (vergi) ödemek zorundaydı, eğer satmayacaksa gümrük memuru balıkları çizer, hacamat eder ve haydi götür evine derdi.


Aynı zaman da Boğaziçi'n de 'Deniz Polisleri' vardı, bütün boğazı korumaya çalışırlardı. Çünkü 'Deniz Korsanları' bütün boğazı soyarak, talan ederlerdi. Korsanlar, ilk önce yalıları ve iş yerlerini gözetleyerek, keşif yaparlar, bir açık buldular mı, asla affetmezler hemen soyarlardı. Yahu bizim fabrikadan bakır boruları çaldılar be. Boğaz da bir gemi yanıyordu, geminin pervanesini söktüler yahu. Korsanlar Hüseyin oğlum, Boğaziçi korsanları idi bunlar.


1980'lerden önce, Çengelköy'ün merkezi, İskele ve iskele meydanı idi, iskele gişesinin karşısında, gazete bayii ki, gazeteler buraya sabah 05.30'da gelirdi, ilk vapur da 05.05'de kalkardı. Gazete bayii'nin yanın da telefon kulübeleri vardı, telefon etmek için, ilk önce telefon numaranızı Kandilli santralına yazdırıp beklerdiniz, üç beş dakika sonra telefon çalar ve santralda ki memure; 'aradığınız numara hazır, görüşebilir siniz' der ve kapatır, siz de konuşurdunuz. Kulübelerin yanın da Postane müdürlüğü vardı, müdürü İrfan Erduran beydi, o zamanlar yurtiçi ve yurtdışı iletişim postanelerden yapıldığından, Postane, Telsiz, Telgraf ve Telefon çok önemli idi, şehirlerarası ve yurtdışı telefon görüşmeleri de buradan yapılırdı.

Sevgili Çengelköy, köyümüzün eski çınarlarından, sevgili Muhtarımız Ahmet Acundatek'e bu samimi,  gerçek ve aydınlatıcı röportaj için, Çengelköy Gazetesinin şahsında, teşekkürlerimiz sunarken, kendisine ve oğulları ,baba Asım'a ve eşi Aysel hanıma, Aydemir ve eşi Hatice hanıma ve Ahmet abinin gelinleri Serap ve Tuğba'ya, torunları Deniz ve Tutku'ya, sağlıklı uzun ömürler, temenni ederiz, teşekkürler Ahmet Acundatek...


Sevgili Çengelköy, gelecek sayıda görüşmek üzere sağlıkla kalınız, efendim...

Hüseyin A. Tuna

Bu haber 107 defa okunmuştur.
Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
DİĞER HABERLER